Konu Başlıkları

25 Mayıs 2016 Çarşamba

Kırmızı Saçlı Kadın - Orhan Pamuk

Orhan Pamuk, hiç bir zaman dilini çok edebi bulduğum, anlatımına hayran olduğum, kitaplarını okurken satırlarını çizip durduğum bir yazar olmadı. Bundan önce 'Kafamda Bir Tuhaflık'ı okumuştum. Aklımda İstanbul'un değişimi ve değişime -bilmeyerek- direnen bir insan kalmıştı. 'Kırmızı Saçlı Kadın'da ise hikaye ilgi çekici bir şekilde başladı; terk edilmek, yalnız hissetmek, baba-oğul ilişkisi ve vicdan azabı üzerine bir roman olacağı kendini hissettirdi. Ancak kurgusu aceleye gelmiş, bağ kurulan doğu ve batının temel iki metninden romanda öyle çok söz edilmiş ki  ne esas kahraman Cem'in iç dünyasına derinleme inmiş Pamuk, ne de 'Kırmızı Saçlı Kadın'la, açmazlarıyla ve çelişkileriyle, kadın olmakla ilgili konuları ayrıntılı olarak anlatmış. Romanın sonu ise klasik Yeşilçam filmlerine benziyor ve biraz da alelacele bağlanmış gibi. Yazmak gibi bir yeteneğim olmasa da bir okur olarak elimdeki eserden zevk almanın hakkım olduğunu düşünüyorum. 
Kitaptan aforizmalar çıkartmayı ya da kitapta derinlikli ifadeler bulmayı ummuyordum, ama daha önce yazdığı kitaplardaki gözlem gücünü ayrıntılı anlatımlarla bu kitabında görmeyi bekliyordum. Sayfa sayısının az olması ve merak unsurunu cezbetmesi açısından dikkat çekebilecek bir kitap denebilir 'Kırmızı Saçlı Kadın' için. 

11 Nisan 2015 Cumartesi

Berci Kristin Çöp Masalları - Latife Tekin

     Latife Tekin'i "Sevgili Arsız Ölüm" ile tanıdım ve dilini çok sevdim. Berci Kristin Çöp Masalları'nda da dili ustaca kullanmış. Anlattıklarının birbiri ile bağlantısını da gece kondu mahalleleri etrafında kurmuş. Bir mahalle nasıl kurulur, zaman içinde nasıl değişimler geçirir bir bir anlatmış. Olaylara bağlı olarak ortaya çıkan manileri ve türküleri sözlü kültür ortamına ilişkin ipuçlarıyla dolu. Seçtiği insanlar toplumun çeşitli kesimlerinden. İnsanların birbirlerinden farklı noktalarını oldukça iyi kurgulamış olmasının yanında bunu metnin içinde fark ettirmeden, insanın gözüne sokmadan yapması ise yazdıklarını daha önemli kılıyor. 
     Kitabın her bir bölümü tek başına bir hikayeyi anlatttığı gibi, bir bütünlük içinde de "kenar mahalle" değişimini gözler önüne seriyor. Fabrikaları, Donlu Yolu, Nato Caddesi, kartondan ve çöpten evleri berci kızları ve Kristin'i ile  görmezden geldiğimiz dünyalarda yaşananlara ayna tutuyor Tekin. Bu sayede her daim okunası bir kitap çıkıyor karşımıza. 

18 Ocak 2011 Salı

William Golding - Sineklerin Tanrısı

   Üniversite 1. sınıfın sonunda okumaya niyetlendiğim ve ancak okuyabildiğim bir kitap "Sineklerin Tanrısı". Bazen iyi ki okumayı ertelemişim dediğim kitaplar oluyor; ama Golding'ing kitabı bunlardan değil.

  Çocukları her zaman sevimli, iyilik meleği giib görürüz, oysa bu kitap onların da birer birey olduğunu; ruhlarında kötülük ve iyiliği aynı anda taşıdıklarını okuyanın yüzüne çarpıyor. Bazen biri baskın oluyor insanın ruhunda bazen diğeri. Issız bir adaya düşen çocuklar da Ralph ve Jack arasındaki iktidar mücadelesinde tuttukları/değiştirdikleri saflara göre iyi olma ve kötü olma konusunda; insan olma ve vahşi olma konusunda tercihlerini ortaya koyuyorlar. Ralph, Domuzcuk, Simon, Eric ve Sam iyileri safını oluştururken Jack ve Roger vahşiler/kötüler safnı oluşturuyor.

   Adada yaşama ve adadan kurtulma mücadelesi içinde tüm çocukların elele verip çalıştıklarını görmüyoruz bu kitapta. Tembellik, canilik, vahşilik iyiler safını oluşturanların dışındakilere daha cazip geliyor. Jack'in yanına geçtikleri andan itibaren içlerindeki kötülük ortaya çıkıyor. Öldürme arzusu ve güçlü olanın yanında olma dürtüsü galip geliyor bu defa. Öyle bir hal alıyor ki bu durum adada iki çocuğun öldürülmesine sebep oluyor.

   Kitabın en acıklı yanı ,belki de beni en çok etkileyen kısmı, iyiliğin bir örneği olan Simon ile, akıllı ama çekingen, dalga geçilen Domuzcuk'un ölümü oldu. İnsana iyilerin/mantıklıların kaybetmeye mahkum olduğunu düşündürdü bu bana.

   Ralph'in ölümden kutulmya çalışırken adadaki çocukları kurtarmaya gelen subayla karşılaşması ve subayın tüm olanları bir oyundan ibaret sanması gerçekten ironikti.

    Adadaki herkesin erkek oluşu, ya da kız çocuklardan hiç söz edilmeyişi dikkatimi çekti. Belki bu acımasız ada hayatına uygun görülmedi narin kız çocukları...

   Golding'in öğretmenlik ve okul müdürlüğü yapması çocukları iyi tanımasına, onların da büyükler gibi birer birey oldukları kanaatine varmasına sebep olarak gösterilebilir. Çocuklardan hareketle insanların üzerindeki kurallar/baskılar kalktığında yaptıklarını/yapabileceklerini anlatma konuusndaki başarısı asla yadsınamaz.


5 Ekim 2010 Salı

Sait Faik Abasıyanık - Havuzbaşı/Son Kuşlar

Sait Faik'in Son Kuşları'nı okumak bana her zaman iyi gelir. Kitaba deniz kokusu sinmiş gibidir. Nerdeyse her hikayede balık, ağ, deniz, yosun vardır. Rumlardır yazarın anlattığı kişiler birkaç öykü dışında. En önemli mevzu paydır balıkçılık hususunda. "Haritada Bir Nokta"da anlattığına göre Sait Faik'in; yazmama yeminini bozdurur bu pay meselesi. Ne yaparsa yapsın duyarsızlaşamaz o insanlara karşı ve yazmadan yapamaz. İyiki de yapamaz... O kadar hikaye arasından en sevdiğim "Kırlangıç Yuvasındaki Kadın"dır. Kırlangıç yuvasına bir kadın oturtmak, kahvenin sahibini bir kadın yapmak ancak onun işi olabilir. Sonra da her şeyi olduğu gibi tüm güzelliğiyle, tüm karman çormanlığıyla bırakmak Sait Faik'e yaraşır. Varsın tembel olsun, varsın mirasyedi olsun...

"Havuz Başı" ise İstanbul gibidir daha çok, adaların güzelliği, denizin ruhu yoktur orda. Ama yine de güzel insanlardır öyküdekiler. Günlük telaşlarıyla güzeldirler, sıradanlıklarıyla güzel... İkiyüzlülükleriyle oldukları gibidirler, çirkinlikleriyle o şehrin çirkin yüzüdürler. Eşlerinin kumarbaz olmalarıyla övünene kadınlar vardır, "On Milyonerle On Metresi" vardır. "Jimnastik Yapan Adam"ın bile bir öyküsü olur Sait Faik sayesinde.

Bir yere dahil olmadan, kendi yolunda, kendi gibi yazmak düşmüş onun payına, bizim payımıza da zevkle okumak bu öyküleri...

26 Eylül 2010 Pazar

Oğuz Atay - Korkuyu Beklerken


Oğuz Atay'ın ilk kitabı, ödül kazanmış ve tartışma yaratmayı başarmış olan "Tutunamayanlar". Ama ben "Korkuyu Beklerken" ile girdim onun yazısın dünyasına. Öykülerinden de oldukça etkilendim. Önce bir boşlukla ve yalnızlıla yüzleştim, ardından da yüzleştiklerim üzerine düşünmeye çalıştım. Kitabı kapattığımda üç öykünün aklımda diğerlerine göre daha fazla iz bıraktığını farkettim.

İlk öykü "Beyaz Mantolu Adam", kitapta da karşınza ilk o çıkacak eğer öyküleri sırayla okuyanlardansanız. Cami önünde dilenen, başarısız bir insanın öyküsü bu. Onun bir tüm gün içinde yaşadığı anlamsız ve birbirinden kopuk olayları konu ediniyor. Beyaz Mantolu Adam'da dikkatimi çeken ilk şey öykünün giriş cümleleri oldu. Okunacakların olumlu, umut verici olmadığını daha öykünün başında söylüyor Atay. Hikayenin gerisi yalın bir anlatım ve güçlü bir dille okuma isteği uyandırıyor. Beyaz Mantolu Adam'ın başarısız olma nedeni hem gözünün önünde okuyucunun hem de öykünün satır aralarında.Beyaz Mantolu Adam yaşadığı kalabalığa dahil değil, onların yaptıklarından fiziksel olarak etkilense de aldırmazmış gibi görünüyor. Bence bu kalabalığın dışında kalan biri daha var öyküde: Uzun bıyıklı genç, Fiziksel olarak etkilenmese de kalabalığın adama verdiği tepkilere katılmayarak o kalabalığın dışına düşüyor/attırıyor kendini. Öykünü sonunda mekan olarak yer alan deniz ve kumsal; adamın denize gidişi beni etkiledi.

"Korkuyu Beklerken"de insanın kendine yapabileceklerini gördüm bir yerde; aynı zamanda bir insanın korkuya nasıl teslim olabileceğini, hareketlerini gerçek sebeplerini maskelemeye nasıl çalıştığını... Yarım kalmanın geldiği anlamı da buradan öğrendim. Atay'ın kişilerinin kaybedenlerden olduğunu okumuştum bir yerlerde, bu kahraman da kaybedenlerden bana göre; kaybetmesinin sebebi ise başladığı hiç bir işi tamamla(ya)maması. Kağıtlardan, kitaplardan, eşyalardan bu kadar etkilenen bir öykü kişisiyle karşılaşmak ilginçti. Sözün kısası merak içinde okudum bu öyküyü hızlı bir olay akışına sahip olamamsına rağmen .

"Demir Yolu Hikayecileri-Bir Rüya" da bir mekan ve üç-dört insanın hayat akışı bir arada anlatılmış. Anlatılanları bir gözlemciymişçesine okudum ve kendiliğinden bir istasyon belirdi gözümde.  Biraz da hayat kavgasına karışmış gibi hissettim kendimi, dışlanmışların tarafından/bakış açısından algıladım o istasyonu. Diğer öykülerden kalabalık öykü kişileriyle farklı olduğunu düşündüm bu hikayenin. Trenleri ve öyküleri sevmemin, istasyonların ruhları olduğunu düşünmemin bu öyküyünün aklımda kalmasındaki payı da yadsınamaz.

Oğuz Atay'ın yazı dünyasına girmek için doğru bir kitap seçmişim diye düşündüm son sayfayı da devirdiğimde. Söz ettiğim hikayelerin dışındaki beş öykü de oldukça başarılı geldi bana. Kitapta mektupların, notların, kağıtların, yazının/yazma eyleminin anlatının bir öğesi olarak yer alması gülümsememi sağladı, memnuniyet duydum bundan.

Atay okumaya devam edeceğim, henüz tanışmamış olanların da bir an önce tanışmalarını umuyorum onunla.

23 Ağustos 2010 Pazartesi

Adalet Ağaoğlu - Bir Düğün Gecesi

"Dar Zamanlar" üçlemesinin ikinci kitabı "Bir Düğün Gecesi". Aysel'in dünyasını, üçlemenin ilk kitabı olan "Ölmeye Yatmak" ta tanımaya başlamıştım. İkinci kitapta Aysel - ya da onun bakış açısı - ortalarda görünmüyor pek. İnsanlar hep kendi dar dünyalarnda anlatılıyorlarmış gibi görünse de -özellikle kitabın sonlarına doğru- bir dönemin (68 Kuşağının) "devrim"e olan inanışının nasıl kaybolmaya yüz tuttuğu/tutmak zorunda kaldığı anlatılıyor. Hayal kırıklığı okuyucunun tam karşısında duruyor. Karmaşık anlatımı ve -özellikle o dönemi yaşayanları- yüzleştirdiği gerçekler yüzünden okuma isteği insanı bir yandan sarıp sarmalarken diğer yandan yürek daraltıyor.

Kitabı bitirmeye az kaldı: sonunu; Hakan'ın ortaya çıkıp  çıkmayacağını; düğünü kana bulayıp bulamayacağını  merak içersinde bekliyorum Bir yandan kendime sormadan edemiyorum 60'ların sonunda 70'lern başında ve 80'lerde "genç olmak" nasıl bir şeydir diye...